Rahmetli Erbakan Hocamız: “Yalanın ve yanlışın en tehlikelisi, doğrulara en yakın olan yanlışlardır. Çünkü bunların doğru sanılması ve gerçekleri saptırması daha kolaydır!” buyurmuşlardı. Bir gerçeğin eksik anlatılması da böyle sinsi bir tuzaktır, özellikle solcu-sosyalist kesiminin Siyonizm’i saklayıp onun iki kolu olan Kapitalizm ve Sosyalizm üzerinde yoğunlaşmaları da böyle okunmalıdır.
“Erdoğan’ın, 1998’den itibaren AKP’yi kurmaya giden süreçte Türkiye siyasetine etki eden Amerikalı uzman ve etkili isimler, lobiler, AB ileri gelenleri, içte sermaye çevreleriyle yaptığı pazarlıkların (yani Milli Görüş’e hıyanet adımlarının) hepsi detaylı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ama yaşadığımız bu dönemde Türkiye tarihinde şimdiye kadar görülmemiş ve sonuçları her açıdan çok ağır olan bir pazarlık süreci yaşanmaktadır. Erdoğan yönetimi iktidarda kalabilmek için Batı’ya ödün vermeyi ve karşılığında muhalefeti baskı altına almayı, hukuku araçsallaştırmayı, ülkeyi otoriterleştirmeyi göze almıştır ve bunu uygulamaktadır. Yaşadığımız dönemin iç-dış pazarlık dengesi bunun üzerine oturmaktadır.” diyen İlhan Uzgel’in, hem Kapitalizm’i hem de Sosyalizm’i kullanan Siyonist sermaye diktatörlüğünden hiç bahsetmemesi kafa karıştırıcıydı.
Erdoğan Dönemi: Pazarlıktan da Öte (Teslimiyet ve Hıyanet Kasıtlı mı?)
“Erdoğan yalnızca dış desteğe en çok muhtaç olduğu şu anda değil, bütün 23 yıllık iktidarı boyunca dışarıyla pazarlık yaparak, gerektiğinde ödün vererek iktidarını sürdürmeyi başardı. Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırırsak bu iktidarın farkını üç başlıkta ortaya koyabiliriz:
1- İdeolojik: Geçmişteki pazarlık ideolojik eksenliydi. Dışarıda Sovyetler, içeride sol harekete karşı hâkim sınıfları korumaya yönelik sınıfsal bir içeriği vardı. Erdoğan iktidarının sınıfsal kaygılardan bağımsız olmadığı ve büyük sermayenin temsilcisi olduğu ortadadır ama kendisi açısından pazarlığı ideolojik eksende değil pragmatik eksende yürüttüğü de açıktır.
2- Kurumsal: Soğuk Savaş dönemi pazarlığı kurumsaldı. Güvenlik kaygılarının merkezi rol oynadığı ortamda, Batı sistemiyle kurulan bağlar ağırlıklı olarak güvenlik bürokrasisi etrafında şekillenmişti. Pazarlığın bir tarafında askeri yardım, karşı tarafında ise stratejik hizmet yatıyordu.
3- Partiler üstüydü: TİP gibi daha solda yer alan partiler dışında sistem partileri, hangi siyasal yelpazede olursa olsun bu pazarlığın içindeydiler. Yine de Ecevit ve Demirel’in Batı ile kurulan bu düzeni zorlayan iki lider olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Sonuçta darbelerden ikisi de muzdarip oldular.
Soğuk Savaş dönemi pazarlığından AKP iktidarını ayıran temel fark, Batı ile varılan uzlaşının, bir liderin, bir partinin iktidar pazarlığına dayanmamasıydı. Erdoğan’ın pazarlık mantığı kendisini iktidarda tutmaya yönelikti ve muhatapları da bunu çok iyi biliyorlardı.
Daha da kötüsü; Erdoğan iktidarının yaptığı her pazarlıkta, kazananın kendisinin ve muhataplarının, kaybedenin ise Türkiye olmasıydı. Örneğin, bu iktidar, Suriye’nin yıkılmasına katkı sağlayıp insanlar Türkiye’ye sığınınca, kendi seçmenine “ensar” hikâyesi anlatıp bu insanların çaresizliğini, Avrupa ile pazarlık kozuna çevirebildi, onları iktidarının dış desteğini sağlama almak için kullandı. AB ile; “Ben sığınmacıları Türkiye’de tutayım, sizi sığınmacı baskısından kurtarayım, siz de içeride demokrasiyi geriletmeme ses çıkarmayın” pazarlığı yapabildi. Böylece hem sığınmacıların maliyetini üstlendik hem de demokrasi kaybına uğradık. Bu iktidar devam etsin diye kaybet-kaybet denklemlerinden birine maruz kalmış olduk.
Yine, Putin’i yanına çekebilmek için kullanamayacağını bile bile 2,5 milyar dolar vererek S-400 almayı kabul edip, üretim sürecinin parçası olduğu F-35 projesinden atılmayı göze almak da bu tür kaybet-kaybet pazarlıklarından biriydi mesela.
“Siz bana destek olun, ben Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi yapayım!” (Pazarlığı)
Erdoğan’ın günümüzdeki pazarlığı, daha önceki pazarlıklarından çok daha vahim görünüyordu. Çünkü ülkenin geleceğiyle oynanıyordu.